Gülten Ağrıtmış Öyküleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülten Ağrıtmış Öyküleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2019 Salı

Öykü: Hala Hırıldıyordu // Yazan: Gülten Ağrıtmış



Öykü: Hala Hırıldıyordu
Yazan: Gülten Ağrıtmış





Hala Hırıldıyordu
Onu öldürme fikrinden vazgeçemedi!
Öldürmek mi, yoksa fikrinden vazgeçememek mi?
Öldürmek!
Bir elini içinde jöle olan kaba koydu.
Bir eli jöle dolu kabın içinde jöleyi emerken, diğer eli toprak dolu kabın içinde durdu.
Toprak kapta olan elini bir süre sonra topraktan çıkardı. Elindeki parmakları uzamıştı.
Jöleden çıkardığı eliyle uzayan parmaklarını kesti. Parmaklarını keserken kanlar aktı, canı yandı, yüzü gerildi, dişlerini sıktı, bağırdı, boğazı yırtılırcasına bağırdı. Tekrar diğer elini jöleye soktu ve parmaklarını kestiği elini de yine toprağa gömdü. Gözlerini sıktı. Dişlerini sıktı. Bekledi bir süre. Sonra yüzündeki acı ve gerginlik son buldu. İki elini de çıkardı kaplardan. Yıkadı. İki elide son derece güzel ve parmakları yerinde muntazamdı. O gelmeden sofraya güzel bir parmak eti yemeği hazırlamalıydı.
O manda etini sevmiyordu, balık sevmiyordu, dana kıyma sevmiyordu.
Onun için parmaklarını her gün uzatır keser ve kuşbaşılık olarak doğrar her gün farklı lezzette yemek olarak pişirir önüne koyardı. Telefondan arar o gün istediği damak tadını söyler onun istediği lezzete göre hazırlık yapardı.
Kısık ateşte pişerken parmakları; artık onunla eskisi kadar görüşmemesi gerektiğini düşünüyordu hep parmaklarını kesip ona yemek pişirmekten yorulmuştu. Onun ise en sevdiği yemek kendisinin parmaklarını yemekti. Onun eve bir şey alması gerekmezdi kendinden bir şey katması gerekmezdi. Uzaktan komutlar verirdi.  Uzayan parmakları vardı. Toprağı da vardı. Jölesi de vardı.
Bir gün sormuştu? Neden jöle ya da toprak almıyorsun sen de diye?
Kendisi jöle ve toprak alıyordu. Onun da alması gerekir miydi? Kurulu bir düzene gelmişti o da. Yıllardır toprak ve jöle alan biri değil miydi? Devam edebilirdi almaya.
O da parmak eti yemeği seviyordu. Yediği zaten sadece parmaktı. Kimler, kimler neler yemişti ondan.
Parça, parça büyük etler kesmiş koymuştu onların önüne.
Toprağı da jöleyi de her gün yenilemesi gerekiyordu. Hiç ete temas etmemiş toprak ve jöle olmalıydı.
Her gün kendi başına uğraşıyordu.
Bir ilişkinin içinde olmak nasıl bir şeydi?
Bir sebepleri, bir bahaneleri vardı hep onlara ihtiyacı olduğu sürece. Kim girerse girsin hayatına bedenindeki bir yerinin tadını seviyorlardı. Kimileri bütün bedeninden onlara hazırlayacak gücü olmasa ya da vazgeçtiğinde hazırlamaktan ya da hazırlamak istemese bile, yine de koparıp yemişlerdi etinden.
Onların kendi hayatında bir sebepten ‘’var olmaları’’ yeterdi.
Ne vücut dönerleri yaptı ondan önceki, önceki ve öncekilere. Yediler tüm bedeninden vücut etinden yemeklerini, yemeklerin çeşitlerini.
Önceki, önceki ve önceki!
Onlara sorduğunda herkesin kendine göre kendilerinden de verdikleri bir şey vardı.
‘’Vardı ‘’evet.
!
Önceki, önceki ve önceki!
!
Koca bir küvete jöle döktü.
Önceki, önceki, öncekiler de evine doluşmuştu.
Hepsi ayrı odalarda bekleşiyordu.
Akşam kendine geldiğinde her birini küvete girmesi için ikna etti.
Her birinin kesti dillerini, ellerini, parmaklarını, onlara ait ne varsa bedenlerinden kesti.
Kemiklerinin üstünde kalan etlerini sıyırdı iyice.
Onlara ait ne varsa jölenin içine kattı.
Bir süre sonra jölenin içinde kayboldu her biri.
Suyu açtı. Su jöleye karıştı.
Jöle küvetin deliğinden aktı gitti.
Tekrar küveti jöle ile doldurdu.
Sonra küvete kendi girdi.
Kesmeye başladı kendini. Kesmeye.
Duyduğu tüm acılara rağmen bu sefer kendini ölene dek kesmekten durmadı.
Denemeyecekti artık.
Hayatında başka birisi olmayacaktı artık.
Kendini kesmeye devam etti.
Kendi kemiğindeki parçaları koparıp, kemiğini görene kadar etinden kesti.
Görünen kemiğinden kalan etleri de sıyırdı.
Kesti, kesti, kendini kesti.
İstemiyordu artık istemiyordu. Kesti, kesti, kesti...
Dilini kesti, kulaklarını, burnunu sonra ucunu gözlerine batırdı hızla.
Her birinin bağırdığı kadar bağıramadı bile.
Her birini kestiği bıçakla jölenin içinde kendini kesmeye devam etti.
Sonra ağzını açtı sert bir hamle ile ağzından içeriye batırdı bıçağı.
Yanakları, ağzı kesik yırtık, bıçak saplı kaldı boğazında, hala hırıldıyordu.
Hala hırıldıyordu.
Hala hırıldıyordu.
Fokur, fokur kan çıkarken hala hırıldıyordu.
25 Kasım 2010
Gülten Ağrıtmış

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununca korunmaktadır. / 81. Maddesi gereği her eserin tamamının telif hakları yazara aittir.































Gülten Ağrıtmış We
instagram


5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununca korunmaktadır. /
81. Maddesi gereği her eserin tamamının telif hakları yazara aittir.


16 Ocak 2017 Pazartesi

Öykü: Savrulup Giden Takvim Yaprakları // Yazan: Gülten Ağrıtmış



Savrulup Giden Takvim Yaprakları
Sana doğru gelirken sana asla sahip olamayacağımı biliyordum. Seni aldığımda iş yerinden ve sana yemek ısmarladığımda yemeğinin eksik olan tuzu için elimde iki tuz poşetini taşırken o an takvim yaprağının ilk günü gibiydim. Yemeğini bitirip üstüne sıcak çikolatanı içerken şeker istediğinde sana şeker poşeti alıp büfeden, yanına koşa koşa gelirken bu sefer hızla takvim yapraklarının üstümden sıyrılıp gidişini fark ettim. Sana yaklaşana kadar kaç yaprak kaç aya denk gelmişti, kaç ay kaç yıla… Savrulup gidiyordu hızla üstümden yapraklar.  Yanına kıvrılıp oturduğumda yıllar, yıllar geçmişti benim için. Oradan kalkıp bir giyim mağazasına gittiğimizde, aynada kendimi gördüğümde kendimden kaçmak istedim… Elinde bir kazak giyim odasına girip üstünde denemek istediğinde, sende gel deyip giyim odasına yanına çektiğinde beni; ben, ben değildim! Kimdim? Ayna da kendime baktığımda göz ucuyla aynayı taşla kırmak istedim. Sen görmeden hızla aynaya taşı vurdum. Ayna dururken, elimde taş ufalandı, aynadaki ben takvim yapraklarıyla beraber savrulmaya devam ediyordu. Engel olamıyordum tükenişime. Sen eğilip beni dudaklarımdan öperken bir şey yanlış gidiyor dedim dudakların dudaklarıma yaklaştığında inanılmaz derecede heyecanlanırken. Titrerken, gözlerine baktım o an uzun uzun. Benimsin demek istedim; benimsin. Sadece benimsin, vermem seni kimseye. Hiçbir zaman dedim içimden kendi kendime. Gözlerine baktım o arada, uzun ve derin. Ağlamak geldi yosun rengi gözlerinin içinde…
Senle devam ettim yola... Kapının önüne kadar götürebilirdim ama gitmedi ayaklarım. Ters giden bir şey vardı. Takvimin yaprakları yollara, her adımımda uçuşuyordu bedenimden. Telefonuna baktın eski sevgilindi arayan ve inanılmaz sevinmiştin yanımda ve bu sabahta yarın onunla ilk öpüştüğün gün olduğunu söylemiştin, sonra ondan ayrılınca ne kadar hasta olup yataklara düştüğünü; ben bunları biliyordum ve dinliyordum…
Onunla buluşacaktın, anlamıştım. Takvim yapraklarım, savruluyordu üstümden...
Orada ayrıldım senden. Sana el sallarken senin benden sonra onu arayacağını ve onunla buluşacağını bilmeseydim keşke önden hissetmeseydim dedim içimden. Seni görmek adına çıktığım yoldan dönerken takvim yapraklarımın kalan sayfaları dökülüyordu yollara. Bir buçuk saatin sonunda evime döndüğümde yine de evine vardın mı diye aramıştın beni. Sen tekrar sokağa çıkmıştın bile. Yanında o mu var dediğimde evet o var dedin. Beni aramana sevinmeli miydim? Yanında o var diye üzülmeli miydim? Bunu daha milyon kez yaşayacağımı bile bile senle devam mı etmeliydim? Telefonu kapadın ve ben bir takvim yaprağının daha kendi kendine düşmesini bekleyemeden elimle kendimden çektim aldım savrulan yıllarımdan bir günümü daha hızla. Yırttım attım o sayfayı alelacele. Durulduğumda, takvim yaprağının devamı yine kendiliğinden savrularak düşmeye devam etti. Her yaprak bir güne bir gün bir aya bir ay bir yıla gibi savrularak düştü. Eksilen takvim yapraklarını sadece seyrediyordum. Yosun rengi gözlerini gözlerimin önüne getirip içinde kaybolurken gözyaşlarımı sana verip, sadece benim olmanı isteyip, geriden de sensizliğimin sayfalarını seyrediyordum.
Gülten Ağrıtmış
2009




Fotoğraf: Hürrem Yangın Tahmazoğlu